Varoluşçuluk (I)

Jean Paul Sartre

Varoluşçuluk benim hayatımda önemli yer tutan bir felsefi akım. Anlamlı ve ‘iyi ki yaşadım’ denilecek bir hayata ulaşabilmenin net bir reçetesi yok. Varoluşçuluğun da net bir reçetesi yok. Mutlu yolun sonuna ulaşmada net ve kısayolcu reçeteler istenilen bizimki gibi ülkelerde pek kabul görmeyen bir felsefi akım olan varoluşçuluk, çoğunlukla gündelik hayatımızda ‘negatif’ olarak gördüğümüz temalara yoğunlaşan, insana özgürlüğünü yeniden vermeye çalışan bir dünyayı anlama biçimi.

Varoluşçuluk Nasıl Başladı?

Varoluşçuluk II. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa’da ortaya çıkan bir felsefi akım. Dünya Savaşlarını ve Büyük Buhran dönemini gören modern insan yıkımı görmüş, sefaleti yaşamış,  aile ve arkadaşlarını savaşta kaybetmiş, sakat kalanları görmüştü. Bu insanlara artık başka bir bakış açısı gerekiyordu çünkü rasyonalizm ve akılcılık sınıfta kalmıştı. İnsanlar fırsatını bulduğu zaman hala birbirini öldürüyor, atalarının-ve Roma’nın-yaptığı ilkelliğe rahmet okutacak biçimde, daha büyük bir öfkeyle kitlesel yok etme güdüsüyle hareket ediyordu. Erich Fromm’un dediği gibi insan doğanın bir ucubesiydi, ya anlamlı bir şeyler bulup ilerleyecek ya da yok edecekti.

Varoluşçu felsefenin temaları çok ilgi çekici ve insana yakın. Ölüm, derin kaygı, yabancılaşma, suçluluk, anlam arayışı. Ne olduklarını gayet iyi bildiğimiz ancak üzerine konuşmak gerektiğinde zorlanmaya başladığımız konular bunlar. Kendimizdeki yerlerini tam olarak kestiremiyoruz. Varoluşçuluğa göre ‘kaygı’ dünyada olmamızla ilgilidir ve mutlaka bir şeye yönelik olmak durumunda değildir. Yani varlığımız sürekli bir kaygı halindedir ve bunun bir sebebi yoktur. Önemli olan potansiyeli açığa çıkarmak, üretken ve anlamlı bir yaşam sürmektir.

Yabancılaşma toplumun kendisiyle ilgili ve bir toplum içerisinde yaşadığımız müddetçe yabancılaşmadan kurtulabilme ihtimalimiz yok. Bilhassa özgür düşünceye değer verilmeyen, birey-toplum arası ilişkinin zarar gördüğü toplumlarda. Bence topluma yabancılaşma gayet uygun ve olması gereken bir şey; yoksa kendimden şüphe ederdim. Nitekim Martin Heidegger de yabancılaşmayı doğal karşılamış ve bu durumu ‘dünyaya fırlatılmış’ halde olmamıza bağlamıştır. Dünyada olmayı biz seçmedik, ancak buradayız. Dünyanın sundukları ve sınırlarıyla baş başa, onu olduğu gibi kabul ederek buradayız. Dünyada olan, anlamını sorgulayan bir varlık olarak.

Varoluşçuluk’ta Ölüm Teması

Ölüm temasına geldiğimizde semavi dinleri biraz suçlu görüyorum çünkü onların hakim öteki dünya görüşüne göre şekillenen bakış açımız oldukça kısır ve kıt. Varoluşçuluğa göre ölüm yaşamı anlamlı kılan en büyük etmen zira bir gün yok olacağız. Herhangi bir zamanda yaşamımız son bulabilir ve ölüm karşımıza çıkan olasılıklardan sadece bir tanesidir; her güne uyandığımız sonsuz sayıda olasılıktan en sert ve kesin olanı. Yine Heidegger bu durumu ‘ölüme doğru’ varlık olarak ele alır ve ölümün farkında olmaya başlamamızla özgürleştiğimizi söyler. Varlık ölümle anlamlıdır.

Sonluluğumuzla yüzleştiğimizde gerçekleştiremeyeceğimiz şeyleri de kabul ediyor ve bunlarla aramızdaki anlaşmazlığı bir nevi çözmüş oluyoruz. Geleceğe dair düşüncelerimiz ve hayallerimiz ‘kaygı’ oluştururken geçmişe dair düşüncelerimiz ‘suçluluk’ hissini açığa çıkartıyor. Sonsuz ihtimaller arasında yaptığımız tercihlerden dolayı oluşan bir his. ‘Suçluluk, olamadığımız şeyin rahatsız edici kesinliğidir’ (Michael Sugrue) sözü benim suçluluğa dair duyduğum en iyi açıklama. Yani geleceğe dair bir kaygı ve endişeyle birlikte, geçmişe dair suçluluk hissi varoluşumuzun temel yapısı ve bunlarla barışmak durumundayız, varoluşçu felsefeye göre.   

Varoluşçuluk nesnelerin yapısını anlamayı bir kenara bırakıp insan varlığını anlamaya çalışan, Sartre’a göre insana itibar kazandıran bir felsefi akımdır çünkü merkezinde sadece insan vardır. İnsanın varoluşu, dünyadaki diğer canlılar veya nesnelerden farklıdır ve varoluşu anlayabilmek için özel bir yaklaşım gereklidir. Bu yüzden varoluşçuluk insanın kendiyle yüzleşmesi olarak diğer akımlardan sertçe ayrılır ve insana en yakın-aslında en uzak-temalarla ilgilenir. Yine Sartre’a göre insan kendini ancak eylemleriyle yaratabilir; dünyayı değiştirerek varlığına anlam katabilir. Yani varoluşçuluk salt bir felsefi içe dönüş yaklaşımı değil, anlamlı eylemlerle biçimlenen gerçekçi ve yaşamın içinde bir görüştür.

Varoluşçuluğa göre varlığımız dünyadaki diğer varlıklardan yalıtık değildir. Onlarla iç içeyiz. Doğal olarak bir ilişkiler ağı içerisindeyiz ve varlığımız başkalarının varlığıyla örülü şekildedir. Yani ‘dünyada olmak’ ve ‘başkalarıyla birlikte olmak’ temel varlık yapılarımızdır. Bütün bu düzlem içerisinde anlamlı ilişkiler ve eylemler oluşturmaya çalışarak olasılıklarımıza yaklaşıyoruz ve gerçekleştiriyoruz. Varoluşçuluğun önemli filozofları Soren Kierkegaard, Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Friedrich Nietzsche ve Martin Heidegger’e son bir selam göndererek bu akımın beni neden etkilediğinin altını çizerek giriş yazımı tamamlayacağım.

Basitçe, dünyaya gelmeyi biz istemedik, biz tercih etmedik. Bir hastanenin odasında yaşamımız başladı. Okulla devam etti, sonra iş hayatı başladı, belki bir aile kurduk ve ardından yaşamımız sona erdi. Bunların çoğu, neredeyse tamamı bizim kontrolümüzde olmayan şeyler; toplum ve aileyle birlikte şekillenen deneyimler, ölümümüz bile tam olarak bize ait değil. Bu kadar fazla düzeyde ‘diğerlerinin’ ve ‘ötekinin’ etkisiyle şekillenen bir yaşamda ‘kendi olduğumuz’ deneyimlerimizin sayısı gerçekten az ve kıymetli. Varoluşçuluk ‘ötekilerin etkisine’ bir parantez açıyor, ana akım düzene baş kaldırıyor, insanı molekül ve atomdan ibaret bir yapı olarak görmeyi şiddetle reddediyor. En karanlıkta kalan ‘varoluş’ meselemizi yeniden gündeme getirerek insanı basitleştiren bilimsel yaklaşımlara karşı kendi özümüzü yeniden sahneye çıkarıyor.

Bana Göre Varoluşçuluk Nedir?

Yer yer anlaşılması güç ancak oldukça keyifli derinliklere inse de, yürüdüğümüz yolu çekilebilir kılan değerli insanlarla birlikte gerçekleştirdiğimiz anlamlı eylemlerdir ve varoluşçuluk bundan daha başka bir şey değildir.

Etiketlendi: