Havva, Pandora, Helen, Üç güzeller ve niceleri… Sizce de tarihi olaylara, mitolojik anlatımlara baktığımızda aralarından bazıları hep feminenliğin felaketi getirdiğini yansıtmıyor mu? Sanki bazı hikayelerde kadınlar güzelliği ile felaketi getiren, merakıyla kaos çıkartan, dış güzelliği ile böbürlenip başka olaylara neden olan bir figür gibi yansıtılıyor.
Oysa herşeyin başlangıcına vesile olan Toprak Ana (Gaia) bir kadın olmasına, insanlığın başlangıcının bir kadın aracılığı ile gerçekleşmesine, baş belası dedikleri Pandora’nın aslında Tanrıların tam olarak ondan istediği gibi ve bir ceza olarak yaratılmasına rağmen neden bu kadınlar bir noktada baştan çıkarıcı, cezbedici ve bir ceza olarak görülüyor? Bugün, mitolojinin ve kültürel anlatıların kadınlara biçtiği bu rolleri sorgulamak istiyorum. Çünkü belki de asıl mesele, kadınların felakete yol açıp açmadığından çok, felaketlerin hikâyesi anlatılırken neden çoğu zaman bir kadının adının öne çıkarıldığıdır.
İlk Günah: Havva’nın Rolü
Adem ve Havva tüm dünyanın da bildiği gibi bulundukları bahçede yememeleri gereken yasaklı bir meyvenin ağacı ile karşılaşırlar. Çoğumuz bu meyveyi elma olarak bilir. Bazı anlatılarda bir yılanın Havva’nın aklını çelmesi üzerine Havva’nın bu meyveyi yemeleri için Adem’e ısrarı anlatılır. Çift, bu meyveyi yemeleri üzerine cezalandırılırlar ve kovulurlar. Toplum da bu olaydan dolayı Havva’yı, Adem’in aklına girerek onu bu meyveyi yemeye ikna etmesinden dolayı onu suçlar.
İlk günahın yükünü insanlığın başlangıcı olan bir kadına yıkmak ne kadar doğru tartışılır. Âdem’in Havva’dan aldığı meyveyi kendi iradesiyle yemiş olması, onu kendi kararından sorumlu kılmaz mı? Neden aynı eylemi gerçekleştiren iki kişiden birinin rolü öne çıkarılırken diğerinin sorumluluğu gölgede kalır? Ben bu anlatımın yine kadına yüklenmiş ve kadının sözde “doğası” dedikleri davranışlardan dolayı tarihte gerçekleşen pürüzlerden kadını sorumlu tuttuklarını düşünüyorum. Çünkü elbette, bir felaketin sorumluluğunu paylaşmak yerine onu bir kadının cazibesine bağlamak çok daha kolaydır, değil mi?
Günah Keçisi: Pandora ve Kutusu
Pandora, kadın figürünün daha en baştan bir felaketle ilişkilendirildiği en çarpıcı Yunan mitolojisi karakterlerinden biridir. Fakat onu yalnızca merakına yenilen bir kadın olarak görmek, hikâyenin arkasındaki intikam ve iktidar meselesini kaçırmak olur.
Kısaca değinecek olursak Pandora, Prometheus’un ateşi Zeus’tan çalması üzerine, Zeus’un insanlığı ve Prometheus’u cezalandırmak istemesiyle ortaya çıktı. Bunun üzerine tüm tanrılar bir araya geldi ve ceza olarak görülen varlık olan kadın yaratıldı, Pandora. Her tanrı ve tanrıça ona kendinden bir özellik verir. Hephaistos ona biçim verir; Athena, Afrodit ve diğer tanrılar ona farklı armağanlar ve nitelikler kazandırır. Hermes ise ona ikna edici sözler ve kurnazlıkla ilişkilendirilen özellikler verir. Pandora’nın adı da genellikle tanrıların armağanlarıyla ilişkilendirilir.
Günümüzde herkesin bildiği hikâyede Pandora’ya açmaması söylenen bir kutu verilir. Merakına yenilir çünkü kadındır ve kadınlar meraklıdır. Kapağı açar ve kapak açılınca hastalıklar, acılar, kederler ve türlü kötülükler dünyaya yayılır. Pandora kapağı kapatmaya çalışır ama artık çok geçtir. İçeride yalnızca umut kalır. Yani yine bu hikayede de kadın erkeğe sıkıntı getiren bir varlık gibi yansıtılmıştır. Ama Pandora’ya zaten bu merak duygusunu veren de tanrıların kendisi değil miydi? Neden yüksek güçlerin intikam duyguları bir kadına mâl edildi? Pandora böyle bir felakete sebep olmak ister miydi? Hiç sanmam.
Güzelliğin Başlattığı Savaş: Truva’lı Helen ve Üç Güzeller
Tanrıların katıldığı bir düğüne davet edilmeyen kin tanrıçası Eris, üzerinde “en güzele” yazan altın bir elma ortaya atar. Bu elma yüzünden Hera, Athena ve Afrodit arasında anlaşmazlık çıkar. Her biri en güzel tanrıçanın kendisi olduğunu düşünür.
Uyuşmazlığı çözmek için Paris adlı Truva prensi seçilir. Üç tanrıça da Paris’i kendi tarafına çekmek için ona farklı vaatlerde bulunur. Hera güç ve hükümdarlık, Athena zafer ve bilgelik, Afrodit ise dünyanın en güzel kadınının aşkını vaat eder. Paris en güzel kadınının aşkını yani Afroditin vaadini kabul eder. Ve bahsi geçen en güzel kadın Helen’dir. Helen, zaten Sparta kralının eşidir. Bazı anlatılara göre Helen, kendi isteği ile Paris ile kaçarken bazı anlatılarda Menelaus tarafından kaçırılır. Yani bazı kaynaklara göre Helen, güzelliği ile savaşa neden olan kadın damgasının yanı sıra kocasını başka bir adam için terk eden kadın rolündedir.
Anlatıların ortak noktası ise Helen’in Paris ile Truva’ya gidişleri ve savaşın başlamasıdır. Helen, bir yandan herkesin sahip olmak istediği kadın, diğer yandan binlerce kişinin ölümünden sorumlu tutulan figürdür. Erkeklerin rekabeti ve iktidar mücadelesi Helen üzerinden anlatılır. Böylece savaşın sorumluluğu, karar veren hükümdarlarla birlikte, savaşın sembolü hâline getirilen kadına da yüklenir.
Kaçırmamamız gereken bir nokta daha var. Helen’in hikayesini dinledik. Peki ya Üç Güzeller? Neden bir kaos yaratmak için elma masaya atılıp kadınlar birbirine giriyor? Güzellik neden kadınlar arasında bir rekabet unsuru olarak öne sürülüyor? Orada bulunan pek çok tanrı ve tanrıça arasında kaosa neden olabilecek nice nedenler bulunabilecekken güzellik kadınların zaafı olarak görülüyor.
Kadınların Hikâyelerini Yeniden Okumak
İncelediğimiz hikâyeler, değinmeye çalıştığım konunun yalnızca bir kısmından ibaret. Tarih ve mitoloji, birbirinden bağımsız anlatıların ötesinde, keşfedilmeyi bekleyen bağlar ve örüntülerle dolu. Okuduklarımızla yetinmek yerine anlatıların derinine inmek, olayların ardındaki nedenleri sorgulamak ve farklı hikâyeler arasında bağlantılar kurmak bizi çok daha fazlasını öğrenmeye teşvik ediyor. Ben de bildiğim hikâyeler arasında bağlar kurarak bu nedenleri ve sonuçları anlamaya çalışıyorum.
Elbette burada amacım Havva’yı, Pandora’yı, Helen’i ya da diğer kadın karakterleri bütünüyle masum ilan etmek veya bu anlatıları kötülemek değil. Her biri kendi döneminin düşünce dünyasını, inançlarını ve insan doğasına dair farklı bakış açılarını yansıtan, üzerinde düşünülmeye değer anlatılar. Ancak bu hikâyeleri yalnızca bize sunulan biçimleriyle kabul etmek yerine, hangi karakterin neden suçlandığını, kimin eylemlerinin geri planda kaldığını ve belirli özelliklerin nasıl birer felaket sebebine dönüştürüldüğünü sorgulamanın da önemli olduğunu düşünüyorum.
Güzellik, merak, arzu veya cazibe tek başına bir felaketin açıklaması olabilir mi? Yoksa bazen karmaşık olayları tek bir kişinin, özellikle de bir kadının üzerine yıkmak, anlatıyı daha kolay anlaşılır hâle mi getiriyor? Belki de asıl mesele, bu kadınların gerçekten felakete yol açıp açmadığından çok, onların hikâyelerinin çoğu zaman bu şekilde hatırlanmasıdır.
Her anlatım birbirinden eşsiz olduğu gibi, her biri farklı anlamlara ve tartışmalara da kapı aralar. Benim için önemli olan, bu hikâyelerin değerini göz ardı etmeden onları yeniden okuyabilmek ve görünürdeki olayların ardında saklı anlamları keşfetmek. Çünkü bazen bir hikâyeyi daha iyi anlamak, onu baştan sona yeniden okumaktan değil, yıllardır sormadığımız bir soruyu nihayet sormaktan geçer.







