Dünya Neden Bir Kez Değil, Birçok Kez Yaratıldı?

Statue of Ptah

Bir dünya düşünün, sizce kaç farklı biçimde yaratılabilir? İlksel sulardan yükselerek, bir tanrının
düşüncesinden doğarak, hatta bir çömlekçinin elinde biçimlenerek bile olabilir… Antik Mısır’da yaratılış mitlerine baktığımızda cevabın “birden fazla” olduğunu görüyoruz. Üstelik bu anlatılardan biri kabul edildiğinde diğerinin reddedilmesi gerekmiyor.

Bu durum bize tuhaf gelebilir. Çünkü iki yaratılış öyküsü birbirinden farklıysa hemen “Peki hangisi doğru?”
diye sormaya alışkınız. Oysa Mısırlıların önceliği, bütün uygarlık için geçerli tek bir anlatıda uzlaşmak
değilmiş. Bugün “Mısır yaratılış miti” diye tek parça hâlinde anlattığımız şey de aslında farklı dönemlere ve
merkezlere ait parçaların modern bir birleşimi. UCL’nin de dikkat çektiği gibi, yaratılışın bütün motiflerini
bir araya getiren tek bir Antik Mısır anlatısı yoktur.

Heliopolis: Sular çekildiğinde dünya yeniden görünür

Heliopolis geleneğinde başlangıçta Nun, yani sınırları olmayan ilksel sular vardır. Henüz gökyüzüyle
yeryüzü, aydınlıkla karanlık birbirinden ayrılmamıştı. Bu belirsizliğin içinden Atum ortaya çıkar. Adı
“tamamlanmış” ya da “bütün” fikrini çağrıştırır; çünkü var olacak her şey onda potansiyel olarak zaten
bulunur. Shu ve Tefnut’la başlayan yaratılış, Geb ile Nut’a, ardından yeni tanrılara uzanırken tek olan
çoğalır, karışmış olan ayrılır ve dünya düzene kavuşur.

Bu tanrıları yalnızca kalabalık bir soy ağacı gibi okumamak gerek. Shu havayı, Tefnut nemi, Geb
yeryüzünü, Nut ise gökyüzünü temsil eder. Yani her yeni doğumla evrenin başka bir parçası diğerinden
ayrılır ve tanınabilir hâle gelir. Yaratılış burada tek bir mucize anı değil, belirsizlikten düzene doğru
ilerleyen bir süreçtir.

Ayrıca yaratılış, yoktan bir şey üretmekten çok görünmeyeni görünür hâle getirmektir. Nil taşkınlarını
yaşayan biri için bu düşünce hiç de yabancı değil. Sular yükseldiğinde toprak kayboluyor, çekildiğinde ise
siyah ve verimli arazi yeniden ortaya çıkıyordu. The Met’in işaret ettiği üzere, sulardan yükselen ilk tepe
fikri bu yıllık dönüşümün kozmik bir yansımasıydı. İnsanlar her yıl gördükleri bir doğa olayını, dünyanın ilk
sabahına taşımışlardı.

Memphis: Peki bir dünya önce düşünülebilir mi?

Memphis’te başlangıç başka türlü anlatılıyordu. Burada yaratıcı Ptah’tı ve onun yöntemi fiziksel bir
doğumdan daha soyuttu: Dünya önce kalpte düşünülüyor, sonra dil aracılığıyla söze dönüşüyordu. Bu
düşünce bana, farklı biçimlerde karşımıza çıkan “Söz büyüdür; söylenen gerçekliğe dönüşür.” anlayışını hatırlatıyor. Çünkü burada söz, yalnızca düşünceyi dile
getiren bir araç değil; düşünülene biçim kazandıran ve onu varlığın bir parçası hâline getiren yaratıcı bir
güçtür. MÖ 8. yüzyılın sonlarında kayda geçirilen Shabaka Taşı, bu Memphis geleneğinin temel
kaynaklarından biridir; Ptah, dünyayı ve tanrıları düşünceyle tasarlayıp sözle var eden güç olarak öne
çıkıyor.

Bu anlatı insanın aklına hoş bir soru bırakıyor: Bir şeye ad vermek onu yalnızca tarif etmek midir, yoksa onu
zihnimizde gerçekten var hâle mi getirir? Bugün bile anlamlandıramadığımız şeylere isim koyarak onları
kavranabilir kılmaya çalışıyoruz. Ptah’ın yaratımı belki de dilin dünyayı yalnızca anlatmadığını, aynı
zamanda düzenlediğini söylüyordu.

Üstelik Memphis geleneği Heliopolis’in tanrılarını bütünüyle silmiyordu. Onları Ptah’ın düşüncesinden ve
sözünden doğan daha geniş bir düzenin içine yerleştiriyordu. Böylece yeni bir anlatı, eskisini ortadan
kaldırmak yerine ona başka bir başlangıç noktası ekleyebiliyordu.

Biri doğruysa diğeri neden yanlış değil?

Heliopolis’te Atum’un, Memphis’te Ptah’ın öne çıkması yalnızca rahiplerin farklı hikâyeler anlatmasından
ibaret değildi. Her şehir doğayı, kutsallığı ve kendi yerini yerel tanrısı üzerinden anlamlandırıyordu. Bir
kentin tanrısını yaratıcı kabul etmek, o kenti de evrenin haritasında başlangıca yakın bir yere koyuyordu. Bu
yüzden coğrafya, şehir kimliği ve iktidar aynı anlatıda buluşabiliyordu: Yaratılışı açıklayan mit, aynı
zamanda “Biz kimiz ve kutsal düzenin neresindeyiz?” sorusuna cevap veriyordu.

Yine de bunu basitçe siyasi propaganda diye okumak eksik olur. Mısır inancında tanrılar birbirlerinin
özelliklerini taşıyabiliyor, birleşebiliyor veya aynı kozmik görevin farklı yönlerini gösterebiliyordu. Amun
ile Ra’nın Amun-Ra adı altında birleşebilmesi bunun en bilinen örneklerinden birisi. The Met’in de
vurguladığı gibi,
yaratılış açıklamaları temel farklarına rağmen eşit ölçüde geçerli ve tamamlayıcı
sayılabiliyordu. Dolayısıyla Atum dünyanın ortaya çıkışını, Ptah ise onun düşünce ve sözle düzene
sokulmasını anlatabilirdi. Aynı soru iki ayrı pencereden görülüyordu
.

Bence asıl cevap şurada gizli: Mısırlılar dünya için tek bir yaratılış hikâyesi seçmediler; çünkü yaratılışı
geçmişte bir kez olup bitmiş bir olay gibi görmüyorlardı. Güneş her sabah yeniden doğuyor, Nil çekildiğinde toprak yeniden beliriyor, tapınaklardaki günlük ritüeller evrenin düzenini yeniden kuruyordu. Başlangıç yalnızca hatırlanan bir geçmiş değil, sürdürülmesi gereken bir süreçti. Dünya tekrar tekrar yaratılıyorsa, onun nasıl başladığını anlatan hikâyenin de yalnızca bir yüzü olmak zorunda değildi.

Etiketlendi: