Bir evin girişine asılan nazar boncuğunu düşünelim. Camdan yapılmış küçücük bir göz… Ne kapıyı
kilitleyebilir ne de yaklaşan bir tehlikeyle savaşabilir. Buna rağmen sizce insanlar neden böyle bir nesnenin, koruyucu sembollerin kendilerini koruyacağına inandılar?
Sanırım asıl mesele, kötülük kadar belirsizlikle de baş edebilmek. Gördüğümüz bir tehlikeden kaçabilir,
soğuğa karşı ateş yakabiliriz. Fakat hastalığın nedenini bilmediğimiz, kıskançlığın zarar verebileceğini
düşündüğümüz veya kötü ruhların çevremizde dolaştığına inandığımız bir dünyada ne yapacağız? Hiçbir
şey yapmadan beklemek insanı çaresiz bırakır ve bu korkuyu doğurur. Bir sembol taşımak ise korkuya karşı küçük de olsa bir hareket alanı açar: Onu boynuna takarsın, kapına asarsın, bebeğinin beşiğine iliştirirsin.
Görünmeyen tehlike artık tamamen şekilsiz değildir; onun karşısına koyabileceğin görünür bir şey vardır.
Koruyucu Semboller Neden Göz, El ve Yüz Biçiminde?
Peki neden bu “şey” çoğu zaman bir göz, el veya korkutucu bir yüzdür? Anadolu’daki nazar boncuğu burada oldukça açık bir cevap veriyor. Zararın kıskanç bir bakışla geldiğine inanılıyorsa, o bakışı yine bir gözün karşılaması mantıklıdır. Boncuk sanki kötü bakışı üzerine çeker ve sahibine ulaşmadan durdurur. Antik Mısır’daki Wedjat gözü de yalnızca çevresini gözeten bir göz değil, Horus’un yaralanıp iyileştirilen gözünü temsil ettiği için yeniden bütün olma umudunu taşıyordu. Yani sembol, tehlikeyi göstermekle kalmıyor, onun aşılabileceğini de anlatıyordu.
Bazen koruyucunun kendisi tehlikeden bile ürkütücü görünüyordu. Mezopotamya’da anne ve bebekleri
Lamashtu’dan korumak için Pazuzu’nun yüzü kullanılırken, Antik Yunan’da Medusa’nın başı çatılara,
kalkanlara ve takılara yerleştiriliyordu. İlk bakışta tuhaf değil mi? İnsan neden korktuğu dünyaya bir de
canavar yüzü eklesin? Çünkü burada amaç güzel bir görüntü taşımak değil, kötülüğe kendisinden daha güçlü bir bekçi göstermek, bir koruyucunun varlığını hissedebilmek. Medusa’nın bakışı sahibine değil, ona
yaklaşan tehlikeye çevrilmiştir. Korkutucu olan şey artık düşman değil, sizin tarafınızdadır.
Bu sembollerin özellikle çocuklara, hamilelere, yolculara ve askerlere verilmesi de tesadüf değil bence.
Çünkü insan korunma ihtiyacını en çok hayatın kontrolünü kaybettiği anlarda hisseder. Antik Roma’da özgür doğmuş erkek çocukların taktığı bulla, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da kullanılan Hamsa, İskandinav dünyasındaki Thor’un çekici Mjölnir, Hindu geleneklerindeki koruyucu ipler ve Japon tapınaklarından alınan omamoriler birbirinin aynısı değil. Ama hepsi doğum, yolculuk, savaş, hastalık ve sınav gibi sonucu önceden bilinemeyen anlara eşlik ederler. Sembolün bedende taşınması da bu yüzden önemli: Evin duvarı geride kalabilir ama insan, koruyucusunu yanında götürebilirdi.
Nesnenin Ötesinde: “İnandığım Güç Benimle”
Elbette insanlar her zaman gücü doğrudan taşın ya da metalin kendisinde aramadı. Bazen nesne, kutsal
olanla kurulmuş ilişkinin görünür hâliydi. Yahudi topluluklarındaki bazı muskaların üzerinde mezmurlar ve
melek adları; İslam dünyasındaki küçük muhafazalarda, minyatür Kur’anlarda ve tılsımlı gömleklerde
ayetler ile Allah’ın isimleri bulunuyordu. Hristiyanlar haç, aziz madalyonu veya kutsal emanet taşırken,
Tibet Budizmindeki gau kutuları dua, mantra ve kutsal kalıntıları bedene yakın tutuyordu. Bu uygulamalar
kendi dinleri içinde her zaman aynı biçimde kabul edilmedi. Yine de taşıyan kişi açısından nesne çoğu
zaman “Bu metal beni korur”dan daha fazlasını söylüyordu: “İnandığım güç benimle.”
Sembollerin kültürden kültüre değişmesi de bundan kaynaklanıyor olabilir. Korku ortak olsa da insanlar ona kendi hikâyelerinin diliyle cevap vermişler. Çin’de güç ve cesaret kaplan imgesinde, Ojibwe kültüründe
geceyi ve rüyaları süzen düş kapanında, Anadolu’da ise kötü bakışa karşı duran mavi gözde somutlaşmış.
Bir turist bunları yalnızca hoş birer tasarım olarak görebilir; oysa aynı nesne başka biri için annesinin
beşiğine astığı koruyucuyu, ailesini ya da çocukluğundan beri duyduğu bir hikâyeyi hatırlatabilir. Sembolün
gücü aslında biraz da herkesin onun ne anlattığını bilmesinden geliyordu.
Bugün Neden Hâlâ Sembollerle Yaşıyoruz?
Peki gerçekten işe yarıyorlar mı? Bu sorunun cevabı inanca göre değişir. Fakat sembollerin kesinlikle
yaptığı bir şey var: İnsanlara korkuları karşısında tamamen savunmasız olmadıklarını hissettirmek. Bugün
bile hâlâ yaptığımız şeylere bir bakalım: Önemli bir sınava uğurlu kalemle girmemiz, sevdiğimiz birinin kolyesini taşımamız veya yolculuk öncesinde dua etmemiz. Örneğin annemin aldığı kolyemi, özel bir anlam yüklememiş olmamama rağmen, takmadığımı fark ettiğim an bir eksiklik hissediyorum, hemen gidip takma isteği içime doğuyor. Belki sembol, kötülüğün önüne gerçek bir duvar örmüyordu; ama insanla duyguları arasına anlam yerleştiriyordu. Bence insanın ihtiyaç duyduğu ilk korumalardan biri tam olarak da budur.




